Güneş Gürseler
DAĞINIK SİYASET ANILARI-6
CHP'NİN AÇILMASI YA DA KÜÇÜLMENİN BAŞLANGICI
12 Eylül sonrasında sosyal demokrat kesimin bütün özlemi, sağ karşısında başarının temel koşulu olarak görülen sosyal demokrat bütünleşmeyi sağlamak oldu. SODEP ve Halkçı Parti birleşmesinin de, Bülent Ecevit ile birleşme isteğinin de amacı buydu. Ancak yirmi yıl böyle bir amacı gerçekleştirmeye yetmedi, daha kaç yıl bu özlemin sürdürülebileceği de belli değil.
SODEP ile Halkçı Parti birleşip SHP'nin oluşması, Bülent Ecevit ve eşinin bu birliktelikten ısrarla uzak durmalarına rağmen toplumsal umutların gelişmesinde önemli etken olmuştu. Bu heyecan 1987 Milletvekili Genel Seçimi sonunda ana muhalefeti, 1989 da yerel yönetimlerde iktidarı getirmişti.
Ancak bu başarılar parti içi sıkıntılarla gölgelendi ve 1989 başarısı hızlı bir çöküşün de başlangıcı oldu.1
2 Eylül yönetiminin tüm üyelerle önseçim yapılması temeline oturttuğu siyasi parti örgütlenmesi diğer partilerden daha farklı olarak SHP de sorunlu bir üye tabanı ve örgüt oluşmasına yol açmıştı. Etnik ve mezhepsel anlayışla üye yazımına olanak tanınınca partinin tüm geleceği böyle bir tabanın tercihlerine bırakıldı.
Delege ile önseçim sisteminin "delege ağalığı" düzeni yarattığı ve maddi çıkar karşılığında milletvekili seçilebildiği endişesini çok önemseyen 12 Eylül yönetimi tüm üyelerin katılacağı bir önseçim sistemini esas aldı. Ekonomik koşulları, halkın eğitim ve kültür düzeyini, iç göçün yarattığı sorunları düşünmeden alınan bu karara bir de üyeliğin kayda değer bir ön koşulunun olmaması da eklenince ortaya çıkan olumsuzlukların etkisini hala yaşıyoruz.
Sınıf bilinci gelişmeden, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin siyasi partilerle ilişkileri düzenlenmeden "serbest üye yazımı" anlamına gelen böyle bir düzenleme siyasi parti yönetimlerinin gelişigüzel üye yazmaları sonucunu doğurdu. Üye kaydedebilecek konumda ve etkinlikte olanların kimi kendi mezhebindekileri, kimi hemşerilerini üye yazmış, bir başkası etnik farklılık gözetmiştir. Daha bu aşamada partilerin gelecekte içine düşecekleri sıkıntılar belirginleşmişti. Özellikle büyük şehirlerde partilerin üye yapısı temsil ile bağdaşmayan bir içeriğe ulaşmıştı, bu üyelerin seçtiği yerel parti yöneticileri ve adaylar da genelde yöre halkının ve seçmenin benimseyemediği kimseler oldu.
İşte en çok SHP'de yaşanan bu üye sorunu partinin "kürt partisi" ve "alevi partisi" olarak nitelenmesine yol açmıştır. Bu tabloya seçmen cevabını bazı sandıklarda, üye sayısından az oy ile belli etmiştir. Partideki bu ayrışma tohumları "Baykal Hizbi"nin yarattığı uygun ortamda hızla gelişmiş ve süreklilik özelliği kazanan kurultaylarla da sonuca ulaşılmıştır.
SHP'nin bu görüntüsü DSP ile birleşme olasılığını tümüyle ortadan kaldırdı.
Bütün bu olumsuzluklara karşın 1991 seçimleri sonrasında iktidar ortağı olmayı başaran SHP, bu olanağı temel özlemi olan CHP'nin yeniden açılmasını gerçekleştirmede kullanmıştır. AP'nin açılması gibi bir sorunu olmayan Demirel ve DYP, sırf Erdal İnönü istiyor diye böyle bir yasa çıkarılmasını desteklemiş ve kendileri açısından en akılcısını yaparak AP'nin DYP'de devam ettiğini açıklamışlardır.
SHP ise CHP'nin yeni bir bölünme unsuru olarak içinden çıkmasını engelleyememiştir.
Erdal İnönü de böyle bir sonucu istemediğini anılarında şöyle dile getiriyor: "İtiraf ederim ki, CHP'nin eski yönetiminin bu fırsatı makul bir şekilde değerlendireceğini, adının yasaklanmış olduğu dönemde CHP'yi yaşatmış başlıca kuruluşun SHP olduğunu kabul ederek CHP adının SHP'de devam etmesini önereceğini ummuştum. Ama olay böyle gelişmedi."(Cilt:1 s:303)
Fakat bu sonucun gerçekleşmemesi için elden gelen gayret gösterildi mi?
Benim bu soruya yanıtım olumsuz.
CHP'nin açılışı, "Baykal Hizbi" tarafından Baykal'ın genel başkanlık hobisini tatmin etme olanağı, SHP yönetimi tarafından da Baykal ve arkadaşlarından kurtulma olanağı olarak görüldü.
Beni böyle bir yoruma ulaştıran olaylar şöyle gelişti :
SODEP döneminde herhangi bir şekilde gündemde olmayan CHP'nin yeniden açılması özlemi benim de milletvekili olduğum TBMM'nin 18. Döneminde SHP'lilerin en önemli konularından biri olmuştu. Daha henüz parti içi sıkıntılar ortaya çıkmamışken, bir seçim başarısızlığı söz konusu değilken, bir kısım milletvekili arkadaşımız 12 Eylül'ün temelli kapattığı siyasi partilerin açılması için yasa teklifi hazırladılar. İlk imzayı da Erdal İnönü'ye attırıp imzaya açtılar. 44 milletvekili imzaladı. Ben imzalamadım.
Genel Başkana ve arkadaşlara bu karşı çıkışımı anlatırken CHP'nin açılmasından sonra nasıl bir politika izleneceğinin belirlenmesi gerektiğini ısrarla söyledim. Bence, SHP kapatılmamalı CHP, SHP’de devam etmeli idi. Böyle bir sonucun önündeki hukuki ve siyasi engelleri nasıl aşacağımızı belirlemeden yasa çıkarmanın uygun olmadığına inanıyordum. Ancak genel eğilim; "yasa çıksın sonra gereğini yaparız" şeklinde idi. ANAP destek olmayınca sonuç alınamadı. Zaten yasa teklifine, Siyasi Partilerin Feshine Dair 2533 Sayılı Yasa'nın yürürlükten kaldırıldığına ilişkin bir madde konmadığı için Anayasa Komisyonu teklifi reddetti. 464 sıra sayısı ile TBMM gündemine giren teklif 18. Dönemde görüşülemeden kadük oldu.
1991 sonrası iktidar ortağı olunca CHP'nin açılması özlemi tekrar dile getirildi, Demirel ikna edildi ve yasa çıktı, 12 Eylül'ün kapattığı siyasi partiler açıldı. Bunu kendisi için sorun haline getiren, böylelikle bitişini de hazırlayan sadece SHP oldu. Ne yazık ki SHP'nin bitmesi de bir işe yaramadı, sonunda CHP de parlamento dışında kaldı.
Bu sonucun temel nedeni, SHP'nin 1989 sonrasında yaşadığı iç sorunlarla ortaya çıkan sevgisizlikten başka bir şey değildir. Baykal ekibi, CHP'yi ele geçirirlerse çok başarılı olacaklarını, İnönü ekibi de Baykalcılar CHP'yi alıp giderse hem Baykal'dan kurtulacaklarını hem de iç huzura kavuşacaklarını sandılar
Hiçbiri olmadı. İki taraf da SHP'nin sosyal demokrat bütünleşmenin simgesi olduğunu ve temel hedefin de CHP yi açmak ve CHP'ye dönüşmek olduğunu unutmuştu. İnönü tarafı da Baykal tarafı da CHP'nin bir bölünme unsuru olarak açılmasını içlerine sindirebildiler. Sonra da kamuoyu önünde uzunca bir süre tartışıp, kurultaylarda kavgalar edip, milletvekilleri parti değiştirip, SHP'yi kapatarak CHP ile birleştiler. Bütünü önce parçaladılar, sonra yapıştırdılar. Ne kadar iyi yapıştırılsa da iz kalacağını unuttular.
Yeniden açılmaya olanak tanıyan yasanın kurultayın toplanmasına yardımcı olma görevi verdiği CHP'nin son Genel Yönetim Kurulu üyeleri de bu "teknik" görevlerini kendi kendilerine "politik" boyuta aktardılar ve "coşku dozunu fazla" kaçırınca kaçınılmaz olumsuz sonucu göremediler.(Tekin İleri Dikmen'le Enine Boyuna...(1), Cumhuriyet 13.8.1992)
Koalisyon döneminde CHP'nin tekrar açılması gündeme geldiğinde Başbakan Başdanışmanı idim. Görüşlerimi Erdal İnönü'ye sundum. Milletvekili iken ileri sürdüğüm görüşleri tekrarlıyordum; Bence SHP'nin ne olacağını belirlemeden CHP açılmamalı idi. Ancak başını Onur Kumbaracıbaşı'nın çektiği bir kısım bakan ve milletvekilinin görüşlerinin etkisinde kalındığı anlaşılıyordu. Eğer CHP'nin son yönetimi SHP'nin CHP adını almasına olanak sağlamazsa Baykal'ın CHP'yi alıp gitmesinin bir sakıncası yoktu. Bir kısım arkadaşımız bu sorunda da önce koltuklarını düşünüyordu ve İnönü CHP'nin açılışında tavır koymayacaktı.
CHP'nin açılmasını Ecevit'in de istemediği daha başından belli idi. CHP'nin son yöneticilerinin kendisini ziyaretinde Ecevit; "Kapatılan partilerin yeniden açılması, geçen uzun zaman nedeniyle tüpten sıkılan macunun tüpe geri çekilmesi kadar zorlaştı." yanıtı ile asıl görüşünü belirtiyor ve SHP'nin CHP ismini almasına ise kesinlikle karşı çıkıyordu. Bu görüşmeden sonra 25.4.1992 tarihli gazetelerde Ecevit'in; "SHP buna niçin gerek duydu. Çünkü SHP kendinden umudunu kesti. Kendi başına ayakta duramayacak hale geldiğini gördü. Bir hukuk ihlalini gidermek için veya CHP'yi kurtarmak için değil, SHP'yi kurtarmak için girişimde bulundu. Bazı kesimler bu olaya sosyal demokrasiyi SHP'den kurtarma hareketi olarak bakabilirler, SHP içindeki bazı kesimler de, SHP'yi Sayın İnönü'den kurtarmak için bir vesile olarak kullanmak istiyorlar. Bu arkadaşlarımın girişimi SHP'nin girişiminden olumludur. Bu sorunun SHP ile bağlantılı olarak ele alınmasını kabul edemem. Sorun SHP'den soyutlanarak ele alınmadıkça sağlıklı bir çözüm bulunamaz. SHP kesinlikle CHP'nin mirasçısı olamaz." dediği yazılıyordu. Daha işin başında Ecevit'in bu yaklaşımı CHP’nin açılmasının istenilen bütünleşmeyi sağlayamayacağını gösteriyordu. Bu sözler bir başka şeyi de gösteriyordu; Ecevit, siyasi mücadelede Erdal İnönü ve SHP'yi önde gelen hedefleri arasına almıştı.
Bu arada CHP'nin açılması ile ilgili tartışmalar Karayalçın'ın SHP ya da CHP'ye genel başkanlığının gündeme getirileceği uygun bir ortam olarak değerlendiriliyor, köşe yazılarında bu konu dile getirilmeğe başlanıyordu. 29.4.1992 tarihinde Hürriyet'teki köşesinde "Ertuğrul Özkök; "Bir yandan solun çağdaş gelişmelere ayak uydurması, yeni politikalar üretmesi ihtiyacından söz ediliyor. Bir yandan da sosyal demokrasiyi yeniden umut haline getirecek birleşmeyi, 12 Eylül'de kapatılmış eski bir partinin sağlamasına umut bağlanıyor. Bu çelişki nasıl çözülecek? Öyle sanıyorum ki, solun en önemli sorunu budur ve bu çelişkinin çözümü, solda yeni bir siyasetçiyi genel başkanlığa götürecek gerçek platform haline dönüşebilir. Ve kabul edelim ki, bu prototipe en yakın siyasi portreye de Karayalçın sahiptir." şeklinde yazarak Karayalçın'ı ve sosyal demokratları Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığından edecek ve SHP'yi de Karayalçın'a kapattıracak süreci başlatıyordu.
Oysa İnönü, 30.6.1992 tarihli SHP Meclis grubu konuşmasında, CHP'nin SHP'ye katılması gerektiğini en açık şekli ile belirtiyordu: "Bugün SHP'nin bulunduğu yeri zayıflatmanın hiçbir şekilde doğru olmadığına inanıyorum. İdealimiz olan CHP gibi büyük partinin hala yaşadığını göstermek, ama oraya giderken SHP'yi daha güçlendirerek gitmek. Bugün sosyal demokratların başlıca varlığını partimiz temsil ediyor... Hadi hep beraber gidelim CHP'ye, orada daha iyisini yapalım. Buraya kadar gelmiş olduğumuz noktayı sıfıra indireceğiz, sonra yeni baştan yapacağız. Neye dayanarak? Yine kendimize dayanarak. Kendimize dayanarak bu noktaya gelmişiz; o halde yapmamız gereken şey, yine partimizi güçlendirmek, bu arada CHP'nin de yeni durumda ileri gitmesini sağlamak. Bu nasıl olacak? Gayet basit şekilde. CHP Kurultayı'nın SHP'ye katılma kararını almasıyla." Bunlar söyleniyordu ama ortaya bir tavır da konmuyordu.
İnönü'nün grup konuşmasına aynı gün Erol Tuncer yanıt verdi. Olaya ne kadar farklı yerlerden bakıldığı bu yanıttan açıkça belli oluyordu. Erol Tuncer, 1.7.1992 tarihli gazetelerde yer alan bu demecinde; "Sayın İnönü'nün birleşmeye yönelik sözleri hedefimiz açısından olumlu bir yaklaşımdır. Ancak SHP'nin sayın yöneticileri ile şimdilik birleşmenin yöntemi konusunda düşünce ayrılığı bulunduğu gözüküyor." diyordu. Yani, 12 Eylül 1980 de kapatılmış, tüzel kişiliği kalmamış, üyelerinin çok büyük bölümü SHP'de toplanmış, son kurultay delegelerinin %80'i SHP üyesi sıfatı taşıyan CHP'nin son yöneticileri, sadece manevi varlığı kalmış olan CHP'yi yaşayan bir varlık olarak görüyor ve CHP ile birleşme isteyebiliyorlardı. Bu anlayış daha başlangıçta üçe bölünmenin kabulü idi. CHP'nin son yöneticilerinden Hayri Öner, Coşkun Karagözoğlu, Nebil Oktay ve Mehmet Sönmez de 2.7.1992 tarihli Cumhuriyet'teki demeçlerinde Erol Tuncer ile aynı şeyleri söylüyorlardı; "Eğer SHP'ye katılacaksa açılmasının ne gereği var?" Aynı gün Necdet Calp ise "CHP kurulursa solda üç parti olur." kaygısını dile getiriyordu.
Ecevit ise İnönü'nün bu önerisini, "İnönü, CHP'yi daha doğmadan öldürüp mirasına konacak." şeklinde yanıtlıyordu. (Ecevit daha sonra aynı öneriyi 22.8.1992 tarihli basın toplantısında DSP açısından yaptı ve CHP'nin DSP'ye katılmasını, birleşmeden sonra DSP'nin adının CHP olmasını, parti ambleminin hem altı ok hem de beyaz güvercin olarak düzenlenmesini ve bu oluşumun SHP'ye kapatılmasını önerdi.) (Cumhuriyet, 23.8.1992)
İsmail Cem de Ahmet Taner Kışlalı'nın sorularını SHP içindeki "Yeni Sol"un temsilcisi olarak yanıtlıyor ve İnönü'nün görüşüne katılmadığını belirterek, "CHP Kurultayı devam kararı almalıdır. Başkaları ile bütünleşecek mi, yoluna ayrı mı yürüyecek, kendi özgür tercihini zaman içerisinde yapmalıdır. Hangisinin hangisine katılması gerektiği tartışmasını anlamsız bulmaktayım." diyordu. (Cumhuriyet 13.7.1992) Zaman, kimin kime katıldığını gösterdi!!!
Erdal İnönü, CHP'nin son yöneticilerine 13.7.1992 tarihli görüşmede: "Bence asıl olan birleşmekten çok dağılmamaktır. Birleştirme sizin görevinizdir. Ben SHP'nin genel başkanıyım. Birleşme sözünü fazla kullanamam. Görevim, iktidarda olan partimi güçlü ve hükümet protokolünü yerine getirme doğrultusunda ayakta tutmaktır. Sizinle neleri yapacağımıza, neleri yapamayacağımıza karar vermemiz gerekir." diyordu. (Hürriyet 14.7.1992) Bu görüşmede İnönü'nün ayrıca; "CHP, 12 Eylül'den sonra kapatıldığında, partiyi yaşatmak için ortaya çıkan arkadaşlar çok iyi niyetliydiler. Hem cesaretliydiler hem özveriliydiler; yani o günün koşullarında partiyi yaşatmak istediler, iyi niyetliydiler. Sizi kastetmiyorum ama şimdi ortaya çıkan bazı arkadaşların, bu hareketi ülke yararına yönlendireceklerinden kaygı duyuyorum! Bu işe karışarak onların işini kolaylaştıramam." dediğini Ağustos ayı sonunda Macun Köydeki İller Bankası Tesislerinde, Mustafa Ekmekçi ile yediğimiz akşam yemeğinde Fikret Ünlü İnönü'ye hatırlatmış ve Ekmekçi de Cumhuriyet'te yazmıştı.(1, 3, 6, 8 Eylül 1992)
Ben, İnönü'nün açıklamalarına rağmen SHP yönetimindeki tavırsızlığı yanlış buluyordum. Eğer bu yasa çıkacaksa sadece İnönü ve SHP istediği için çıkacaktı. Demirel, İnönü'yü kıramadığı için "evet" diyordu. Bu nedenle sonuçta zarar görmeyeceğimiz bir stratejinin uygulanması gerektiğini söyledim. Durup dururken, yeni CHP grup kursun diye 20-25 SHP milletvekilinin istifası ile bitecek bir süreci başlatmanın bir anlamı yoktu. Oysa aynı günlerde, Genel Sekreter Cevdet Selvi, Tuncay Özkan'a; "CHP açılır isteyen gider, paniğe gerek yok. Demokrasi ve örgütlenme özgürlüğünü savunan biziz." diyordu. (Cumhuriyet 23.7.1992) Aynı anlayış Fikri Sağlar ve Abdülkadir Ateş için de geçerli idi. Onlar da Yavuz Donat'a; "CHP kurulur. Biraz gider, sonra SHP'ye gelirler." yorumun yapıyorlardı. (Milliyet 24.7.1992)
Bir süre sonra bu görüşleri İnönü de tekrarladı ve Malatya'da, "Milletvekilleri kendi partilerini beğenmiyorlarsa oraya geçebilirler." dedi. (Cumhuriyet 30.7.1992) Gitmeye hazırlananlar da yanıt vermekte gecikmedi. İstemihan Talay; "Taban, açın CHP'yi ve bir an önce orada toplanın” mesajını veriyor. Bu mesaja duyarsız kalamayız. Şu anda SHP'li olmakla birlikte CHP açıldıktan sonra bir değerlendirme yapmamız gerekiyor." (Sabah, 12.8.1992)
İnönü, 3.8.1992 tarihinde Ankara'da toplanan SHP il başkanlarına da "CHP'nin son Genel Yönetim Kurulu'nun CHP adını almasıyla bir şey çıkmaz, bir partinin tabanı olacak, destekleyen belirli bir kitlesi olacak, milletin içinde olacak, o da biziz." diyordu.
Oysa, öncelikle yapılması gereken, Erdal İnönü ve SHP'nin işin sahibi olduğunu kamuoyuna bildirmek olmalı idi. Bu yasanın SHP istediği için çıktığını anlatmak ve yeni bir bölünmeye yol açmadan, koalisyonu bozmadan nasıl bir takvimle CHP adının SHP'de devam edeceğini kamuoyuna sunmak gerekiyordu. Bunun için Erdal İnönü'ye bir basın toplantısı yapmasını ve şöyle bir değerlendirmede bulunmasını daha Mayıs ayı başında önermiştim:
"Sosyal demokratları birleştirmek ve iktidar yapmak, CHP'yi de açmak benim siyasetteki hedeflerimdir. Bugün CHP'nin açılması aşamasına geldik. Bir hedefimizi daha gerçekleştiriyoruz. CHP, Atatürk'ün partisidir, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran partidir. İsmini yaşatmak, kendisini çağdaş bir yapıya kavuşturmak görevimizdir. CHP'nin açılması yeni sorunlar, yeni bölünmeler yaratmamalıdır. Bugün iktidar ortağıyız, Hükümete zarar vermeden ülkede boşluk yaratmadan CHP'yi açmalıyız. CHP'yi açarken de 12 Eylül öncesinin eksikleri ile açamayız ve CHP adı SHP de devam ederken SHP'nin yaşadığı, hepimizi üzen iç sıkıntıları CHP'ye taşıyamayız. Benim önerim, hep birlikte coşku ile CHP Kurultayını yapalım. İddiası olan bütün arkadaşlar bir adım geride duralım. CHP'yi 2000 li yıllara göre düzenleyip örgütleyecek genç bir yönetime, geçici olduğunu bilen bir yönetime teslim edelim. Dışardan bütün gücümüzle destekleyelim. Onlar CHP yi bugüne, 21. yüzyıla, ilk genel seçime taşısın biz de Hükümeti sürdürelim. İlk genel seçimde CHP'den aday olalım, SHP'yi kapatıp seçime sokmayalım ve seçimden sonra yeniden CHP kurultayını yaparak CHP'nin yeni yönetimini belirleyelim. Ben ilk genel seçimde CHP'den milletvekili adayı olacağımı şimdiden ilan ediyorum."
İnönü bu düşüncemi dikkatle dinledi ve bunun gerçekleştirilmesi gerektiğini söyledi. Ancak sonuçta Baykal'dan kurtulma kaygısı ağır bastı. Bu önerim 9.5.1992 tarihli Milliyet'te Derya Sazak'ın köşesinde "iyiniyetli beklentiler üzerine kurulmuş" bir model olarak nitelendi. (Böyle bir geçici yönetim modelini; "Son Genel Yönetim Kurulu'nun sayı eksikliği tamamlanarak, açılış toplantısından sonraki kurultaya kadar kurucu heyet gibi çalışması" şeklinde Ecevit de öneriyordu.)
Bu önerimi TRT'de karşılaştığımız Erol Tuncer'e de anlatmaya çalıştım ancak CHP'nin yeniden açılışının ve genel başkanlığa adaylığının heyecanı içinde ciddiye almadı. Ayrıca, Erol Tuncer'in Cevdet Selvi ile bir görüşmesinde söyledikleri başlangıçta nasıl bir anlayışla yola çıktıklarını gösteriyordu. 12.8.1992 tarihli Hürriyet'te bu konudaki haber aynen şöyle: "Cevdet Selvi, CHP Genel Sekreter Yardımcısı Erol Tuncer'e hitaben, "SHP'den, "Sizin partiniz" diye bahsediyorsunuz. Siz SHP'nin üyesisiniz. Ne zaman partinizden istifa ettiniz?" diye sordu. Bu sözleri, "Madem öyle, istifa etseydiniz" şeklinde algılayan Tuncer ise "Biz, bu işe başladığımız 21 Mart'ta istifa etmeyi düşündük. Ancak bu, elçileri geri çekip savaş ilan etmek olurdu. Bütünleşmeye zarar vermemek için, bugüne kadar bekledik" karşılığını verdi." Erol Tuncer, 21.8.1992 tarihinde Adana bölge toplantısında, eldeki yapının üçe bölünmesinden kaygı duymadıklarını ortaya koyuyordu: "Gördük ki 12 yıl sonra bile sembol, ilke ve örgütlü güç olarak CHP dimdik ayaktadır. CHP'nin bıraktığı boşluk yine CHP ile doldurulabilecektir. Bu gidişle tek başına iktidar olmak, koalisyon hükümetlerinin küçük ortağı olmak bile zordur. Bütünleşmekten başka çare yoktur. Bu boynu büküklüğe daha fazla tahammül etmemek, katlanmamak için tek çare CHP çatısı altında birleşmektir. Bunun için sadece CHP yönetimini değil, SHP ve DSP'lileri, bu partilerde görev yapan herkesi göreve çağırıyorum. Bütünleşme için özveride bulununuz. Aklımız, duygularımızın bir adım önünde olduğu sürece bu sorunu çözeceğiz." (Cumhuriyet, 22.8.1992)
Yani CHP üçüncü bir unsur olarak ortaya çıkacaktır. Önce bölelim, sonra birleştiririz!
CHP Kurultayına birkaç gün kala Erol Tuncer genel başkan adayı olduğunu açıklayacaktı!
Bu sonuç şunu gösteriyordu; siyasetçilerimiz yanlışta ısrar edip, yanlış olduğunu bildikleri bir sonucun gerçekleşmesine katkı koyabilirler. CHP'nin bir bölünme unsuru olarak açılmasının yanlışlığını herkes söylemiş fakat yanlış sonuç elbirliği ile gerçekleştirilmiştir. İçinden CHP'yi çıkaran SHP ve SHP'nin içinden çıkan CHP 1994 yerel seçimine girdiler ve birbirleri ile dövüşerek sosyal demokrat yerel yönetimlerin sandıktan çıkmasını engellediler. Bütün siyasetçilerimiz böyle bir sonucu gayet açıklıkla öngördükleri halde yanlışta ısrar ettiler. Kimse CHP'nin tek çatı olmasını sağlayacak etkinlik ve gayreti göstermedi.
CHP'nin son yönetimi Baykal'daki sönmeyen genel başkan olma ateşini hesaba katmadı, CHP'nin kendilerine kalacağını sandı.
Baykal, CHP adının kendisini kurtarmaya yetmeyeceğini görmedi.
İnönü, Baykal'ın alıp götürdüğü CHP'nin ne kadar önemsenmese de bir bölünme yaratacağını ve SHP'nin bu bölünmeyi aşacak güçte olmadığını umursamadı.
Bu toz duman devam ederken gerçekçi teşhisi Hikmet Çetinkaya 4.9.1992 de Cumhuriyet'teki köşesinde yapıyordu:
"Şimdi sosyal demokratlara sesleniyoruz:
"Gelin, solda tek parti olun. Koltuk kavgasını, CHP'nin mirası üzerindeki oyunu bitirin."
Yapabilirler mi?
Hiç sanmıyoruz. Çünkü hırs, öfke ve kin egemen, sevgi yerine. Kişisel çıkarlar başta geliyor. Koltuk sevdası ağır basıyor."
Bir gerçekçi yorumu da 6.9.1992 tarihli köşesinde, Milliyet'te Metin Toker yapıyordu:
"Eğer SODEP veya SHP kurulurken CHP adı yasaklı bulunmasaydı, İnönü ve arkadaşları partilerine hangi adı koyacaklardı? Elbette ki, CHP'yi. Zaten böyle olduğu için, SHP aslında CHP anlamına geldiği için ağır top-hafif top, dünya kadar CHP'li SHP'de toplanmışlar, siyaset hayatlarını orada sürdürmüşlerdir. Yasağından kurtarılmış CHP'nin ilk toplantısına delege diye katılacakların çok büyük ekseriyeti gibi..
Bunların SHP tarafından gereği gibi kucaklanmadığı çok kaba bir yutturmacadır. Bütün sandalyeler onlara açık tutulmuştur. Milletvekili olmuşlardır. Parti Meclisi Yönetim Kurulu üyesi olmuşlardır. Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcısı olmuşlardır. Ama başka bir seferinde oy toplayamamışlar, milletvekili seçilememişlerdir. Genel Sekreterlikten ayrılıp Genel Başkanlığa aday olmuşlardır. Kurultayda çoğunluk kazanamamışlardır. İsim söylemek beyhude o kadar çoklar ki..
Bu mu, gereği gibi kucaklanmamak?
Gerçek şudur ki bir başarısızlıkları varsa, kabahat veya kusur partilerinin adında değil, kendilerindedir. Bu, bir yanıp bir sönenler, bir o yanda bir bu yanda görülenler için büsbütün doğrudur. Post umudu varken İnönü'nün arkasında, yokken Baykal'ın arkasında yer alanlar, gömlek gibi kolay saf değiştirenler acaba kimi inandırabilir, kimi kandırabilirler?"