Osman Selim Kocahanoğlu
CUMHURİYET LAİKLİĞİNİN YOL HARİTASI VE KÜLLİYE SEKTÖRÜ -3
(Önceki yazının devamı)
Osmanlı devlet adamları Batıdaki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri hayranlıkla izlediği, geri kalmışlığını Tanzimat Fermanıyla açıkladığı halde, moderniteyi yakalama şöyle dursun, adapte bile olamadılar. Osmanlı ideolojisine hakim medrese öğretisi de, modernleşmeyi din ve gelenek üzerinden algıladığı için, bu sosyo-kültürel adaptasyonu küfür saymıştır. Rasyonalite ve modernleşmeyi aynen Emanuel Kant gibi Batı düşüncesine has bir olgu olarak gören Max Weber’e göre, İslam siyasallığı kapalı bir sistemdir. Doğu ile Batı arasında dine dayalı kültür ve bilinç farklılığı olduğu sürece, İslam dünyasında rasyonalite doğamaz. Çünkü İslamcı toplumlar cemaattan-cemiyete, gelenekten bilgi toplumuna geçememiştir.
Bize göre bu tesbit tarih önünde gerçekçi bir tanımlamadır. Cumhuriyetin kurucu ideolojisi, sanki bu tanımı özümseyerek devrimlere imza atmış gibidir. Adım adım devrimlere girişirken, 5 Şubat 1937 tarihinde bunlara ilaveten anayasaya bir de Laiklik ilkesi konulmuştur. Bunun anlamı moderniteyi gerçek boyutuyla kavradığını gösteriyordu. Lasizmle din ve devlet işleri ayrılıyor, din politika aracı olmaktan kurtarılıp, gerçek konumuna getiriliyordu.
Laikliğin baş mimarı hiç kuşku yok ki Atatürk'tür. Ona göre, "Laiklik, yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması veya bazılarının sandığı gibi dinsizlik asla değil, FİKİR ve vicdan özgürlüğünün sağlanması, dinin cahil şeyhlerin elinden" kurtarılmasıdır. Türkiye artık, şeyh ve devrvişler, mensuplar/meczuplar ülkesi olmayacaktı. Laiklik, ister Müslüman, ister Hristiyan veya Musevi olsun, herkesin inanma ya da inanmama özgürlüğü olup, devlet her dine eşit yaklaşacaktı...
Tarihin İslam coğrafyasına ilk defa hediye ettiği cumhuriyet ve onun yanına ilave ettiği Laikliği, ilkesel ve kavramsal bazda medrese öğretisi asla içine sindiremedi. Cumhuriyet devrimlerinin toplumu "muasır medeniyet seviyesine eriştirme ideali" dinci kafalara sığmadı. Uygarlık uzay çağı ve Mars’ta dolaşırken, medrese mollasının kafası, günümüzde bile "saç-sakal, türban-şalvar" fetişleri üzerindeydi. İslamcı teorinin A(kıl) ile "kıl" arasındaki mesafesi halen azalacak yerde, uzay boşluğundan daha derin olacaktı. Onlar halen düz dünya teorisi ile uğraşıyor, Laik Cumhuriyet modernizmini gavur icadı, mason ve siyonist komplosu diye algılamaya devam ediyorlar...
Uygar toplumlar siyasal sistemlerini kurarken, din ile bilimi ayırıp sekülerleştiği halde, İslam dünyası uygarlığın ayak parmaklarına bile erişemedi. Alman mercedesinde gezer, Japon telefonunu kullanır, ama bilim, üretim ve ekonomi deyince, faiz haram - resim günah söylemine sarılır... Geriliğini kendi gözleriyle gördüğü halde, uygarlığı küfür saymakta, Allah ile aldatmayı sahte demokrasilerinin riya aracı görmekte, akıl ve bilimin oyuncağı olmakta guruları zerre kadar incinmiyor.
Cumhuriyet laikliğini katı bulan bizdeki milliyetçi -muhafazakar veya doğrudan siyasal İslamcılar, gerilik kompleksinden kurtulmak için Fransız laikliği yerine İngiliz sekülerliğini öne sürerler. Yanıldıkları şey, İngiliz toplumunun Fransa’dan daha önce sekülerleştiği, siyasal ahlak, bireysel bilinç ve sosyo- kültürel olgulardan hiç birinin İslamcı iklimlerde yeşermediğidir. Sorgulama mantığı gelişmemiş, ahlak ve din anlayışı ortaçağda kalmış bir kültür, dünyevileşme/ modernleşme olgusuna kökten kapalıdır.
Geleneksel düşüncesini bilimsel düşünce ve rasyonellikten uzaklaştırıp doğrudan Allah ile temasa geçen, kendine Kur’an ve sünnetten başka dünya bırakmayan İslamcı toplumlar, görürüz ki bilinç tutulması ve kültürel şizofreni içindeler. Modern veya muhafazakar, liberal veya üniversal, dinsel veya seküler oluş veya olamayışların kaynağı uygarlığa yenilme kompleksidir. Hem de ebediyyen. Çağdaş düşünce ve bilimsel anlayışa devamlı kutsal pompalayan İslamcı teorinin en büyük gafleti, “ her şeye kitapta çözüm getirildiği, doğrulara yalnız buradan ulaşılacağı” saplantısıdır.
Farkedilemeyen şudur: Bireysel ve toplumsal kişilikler ilerleme, modernite, topluluk, bireysellik gibi çok etkenli bir etkileşimle oluşur..Halen ilkçağ totemizminin sembol ve fetişleriyle uğraşan İslamcı toplumlar, Batı gibi akıl ve aydınlanma çağını yaşamadıkları için, saç- sakal, fes ve püskülü imanının parçası görmekte, her mekan ve bedende varolma duygusu veren tuhaf görüntüler sergilemekteler. Zihinlerindeki KIL ve (A)KIL arasındaki bir harflik mesafe bile uzay boşluğu kadar geniş. Batılı toplumların(veya Japonya) din adamları/ kilise salikleri kendi ortaçağını aşıp, aklı öncellediği, sekülerleştiği halde, bizdeki İslamcı softalık dünyevileşme yerine, dünyalık devşirme peşindedir...
Günümüzde nasıl bilim ve teknolojiden vazgeçilemiyorsa, düşünce eylemi de ancak çağın kavramlarıyla ifade edilir. Psikolojik vetirede insan zihni her zaman gerçek olguya tekabül etmez. Modernizmin kuşatıcı kavramları karşısında aynı anda bilinçli veya bilinçsiz olma gibi iki farklı durum yaşanır. İyi ve kötü, doğru ve yanlış , güzel ile çirkin çoğu zaman gece ve gündüz gibi yan yana durur.
Sosyal psikoloji bu olguyu, bilinç kararması veya bilinç tutulması diye tanımlar. İslamcı teori veya hurma kültürü, önyargılardan (peşin hüküm) kurtulamadığı için, algılama kapasitesi, genel sorgulamaya kapalıdır... Albert Einstein’in dediği gibi, " dine dayalı hurafeleri temizlemek, atomu parçalamaktan daha zordur." Böyle olunca geri kalmış toplumların önlerine tarih dışı, zaman dışı uzay boşluğu gibi bir derinlik açılmaktadır. İşte biz bu boşluğa " bilinç tutulması/bilinç kararması veya kültürel şizofreni" diyoruz. Daha ilerisi beyin ölümüdür...
İslam dünyasının bilgi toplumu standardına erişememiş, cemaat/tarikat toplumları devamlı olarak “kapalı bilinç” üretmişlerdir. Kapalı bilinç olgusu, bilgiyi sadece kendi ufkundan ve kendi kavramları ile anlama/algılama vetiresidir. Laik/seküler düşünceye bu kapalı bilinç üzerinden bakınca, beşyüz kelime ile konuşan toplumların laik moderniteyi algılaması elbet kolay olmayacaktır...
Bilindiği gibi Hristiyanlık ve İslamiyet orijinleri itibariyle aynı coğrafyanın tek Tanrılı ve kitaplı iki inanç sistemidir. İslamiyet işin başında, Arap toplumlarını tarım ve talan ekonomisi temelinde örgütleyen politik bir sistem olarak ortaya çıkmış, egemen olduğu toplumu da fıkıh/hukuk itibariyle kapsamıştır. Batı toplumları ise 300 senede feodal üretimden ticaret burjuvazisine, bilgi toplumuna, sanayileşme, rönesans ve reforma, oradan Aydınlanma’ya evrilmiştir. Batıda bu gelişmeler olurken, Osmanlı/İslam kültürü Ayasofya vaizi Kadızade Mehmed Efendi ile Halveti Şeyhi Abdülmecid Sivasî gibi iki dubaracı şeyhin (Katip Çelebi/Fezleke) taassup kavgasını yaşıyordu(1635).
Tartıştıkları konular şunlardı: Hızır Aleyhisselam hala yaşamakta mıdır?/ Musiki dinlemek, caiz midir değil midir?/ Kahve, tütün haram mı helal midir?/ Hz. Muhammed’in ana ve babaları imanla gitmiş midir, gitmemiş midir?/ Yezid’e lanet caiz midir, değil midir? / El öpülmesi caiz mi, değil midir?
II. Mahmud devrinde başlayan yenileşme adımlarının hepsinin zihin arkasında adı konmamış gizli bir laikleşme/dünyevileşme düşüncesi de bulunur. Tanzimat Fermanı(1839) bizim için gecikmiş Magna Carta sayılabilir. Ancak bu yönelimler kendi iç dinamiklerimizden gelmediği için padişahın lütfu sayılmıştır. İslam düşüncesi ile modernizmi uzlaştırma tartışmaları, Namık Kemal (1840-1888) ve Ali Suavi (1839-1878) ve Münif Paşa'ya kadar indirilebilir. Osmanlı siyasal modernizminin ilk adımı olan Kanun-u Esasi bile topluma bir lütuf olarak sunulmuştur (1876)). 93 Harbi bahanesiyle parlamento fazla yaşamayacak, anayasa Abdülhamid pan-İslamizminde 33 sene, devlet salnamelerinde kağıt üzerinde gösteriş olarak kalacaktır. 2. Meşrutiyette İttihat-Terakki ile yeniden canlanmış görünse de, bu sefer de Osmanlıcılık-Türkçülük - İslamcılık tartışmaları arasında kaybolacaktır.
Osmanlı siyasal kültüründe sekülerlik ve laiklikliğin kavramsal bir karşılığı yoktu, bu olmadığı için “lâ-dini” (dini olmayan) diye telaffuz edilmiştir. Hem kendi üretimimiz olmadığı, hem doğru algılanamadığı için LAİKLİK, dinsizlik şeklinde anlaşılmıştır. Halbuki, düşünce ve sistem olarak laiklik/ sekülerlik, sanıldığı gibi dinsizlik ve dini inkar değil, dini herkese ait ve kişisel bir sorun olarak gören sistemdir. En basit ifadeyle laiklik, ne bir din ne bir ideolojidir; ne kutsal kitabı ne peygamberi ne ideoloğu vardır.
Bir adım daha atalım: Kendi köyünün, kendi obası ve mahallesinin dışına çıkamayan dogmatik kimlikler, kendi dışındaki değerleri algılayamaz. Ne kadar geçerli kanıtlar sunulursa sunulsun, insanların inanç ve düşüncelerinin tutarsız yönleri ortaya konulduğunda, tutumlarına değiştirmek yerine, onlara daha sıkı sarılırlar. Bunun adı psikolojide geri tepme etkisi, "Backfire Effect" diye açıklanır.
Nur Vergin böylesi toplumların sosyolojik gerçekliğini “toplumsal görgüsüzlük” ve hamaset kültürüne bağlar:
"....Görgüsüzlük toplumları, ürettiği eserden çok hamasetle öğünen, cinsiyetçi ahlak bekçiliğine soyunan kültürün insanlarıdır. Bağnaz, önyargılı, saldırgandır. Varlıklarını, çocukluktan beri kendilerine öğretilen her türlü kötülüğün ve melanetin simgesi gördükleri yabancı düşmanlığı üzerine kimlik kurarlar... Geri toplumlardaki uyumsuzluğun nedeni, aklımızın modern öncesi dinsel ve töresel gelenekten, zihinsel otoriteden özgürleşememesidir... Donmuş bir dogmaya gönderme yapan düşünme ve davranma alışkanlığı, insanın en değerli özelliği olan kendi aklı ile düşünme cesaretini yok eder...”
Bu tesbite göre, Cumhuriyet laikliğini paranteze almak isteyen mevcut toplumsal yapı ve Külliye siyaseti, gelecek için iyi bir ufuk çizemez. Evet ama evet, ister Osmanlı kafası ister günümüz İslamcılığı, laik düşüncenin evrensel boyutunu ve buna bağlı kurucu değerleri kavramadığı sürece, ortadoğu ülkelerine benzemeye mahkumdur. Bir adım ileri gittiğini sanırken, iki adım geriye düştüğünün farkına bile varamaz.
HÜKÜM: Osmanlı imparatorluğu ve siyasal sistemi sadece sanayi ve teknolojide değil, idari yapı bilimsel düşünce ve toplumsal kimlik olarak da uygar dünyanın gerisindeydi. Fikir hareketi ve devrimci düşünce, yaşama ve yaratma becerisini ancak özgür aydınları sayesinde gerçekleştirebilirdi. Yani böylesi toplumların işiydi. Böyle olunca, Osmanlı/ İslam dünyası özgür düşünce ve filozofiden de yoksundu. Bunun için evrensel bir bilge yetiştirememiştir.
Osmanlı asırlık bir dev uykusundaydı. Bundan uyanması için, ancak büyük bir yıkılış sendromu ve varoluş mücadelesi beklenmeliydi. Bu da ancak Birinci Dünya Harbi ardından gelen bir Milli Mücadele sonrasında gerçekleşti. Devrimlerin ve Laisizmin yol haritası ve alfabesi ancak o zaman yazılacaktı. Öncelikle 600 yıllık egemenlik gasbındaki saltanat ve hilafetin kaldırılması, eğitim-öğretimin medrese ve tarikat oligarşisinden alınıp bilgi toplumuna geçilmesi gerekliydi. Bu da yetmiyordu. Laik ve toplumsal bir modernizmi besleyecek daha büyük bir sorun ortaya çıkacaktı, bunun adı da Türkiye’nin uluslaşma paradigmasıdır. (Devamı var)
OSK/ 20 Nisan 2021