Umut Berhan Şen

Umut Berhan Şen

HİNDİSTAN’DA POST-HİNDUİZM POLİTİKASI VE İSLAMOFOBİ

Hindistan coğrafyası denilince akla ilk olarak Hindular gelmesine rağmen, bu kadim coğrafyada takriben üç buçuk asır kesintisiz bir Müslüman Türk imparatorluğu olan Babürlü devleti hüküm sürmüştür. Bu devletin 19. Yüzyılın ikinci yarısında tamamen İngiliz işgaline uğramasına kadar Müslümanların nüfuzunda ve kontrolünde olan bölgede, oldukça belirgin ve hâkim bir Türk-İslam kültürel birikimi oluşmuştur. Bugün 1 milyar 195 milyon nüfus içinde Hindistan’da 170 milyon Müslüman yaşamaktadır. Neredeyse 800 yıldan fazla bölgeyi yönetmiş olan Müslümanlar, genel nüfus içinde azınlık olmalarına rağmen, yönetici oldukları süre boyunca diğer din ve azınlıklara karşı geniş bir hoşgörü ile davranmıştır. Bugün ise, bu politikanın yüz seksen derece tersi Hindistan coğrafyasında çoğu Peştun ve Türk kökenli olan Müslümanlar için uygulanıyor. Yaşanan baskı ve tacizlerin, radikal boyutta şiddete doğru gitmesinde kuşkusuz, Hindistan’daki Hindu milliyetçiliğinin en baskın türü olan Hindutva ideolojisinin büyük payı var. Kısaca somut biçimde tanımlamak gerekirse Hindutva; Hindu değerleri açısından Hint kültürünü savunan bir ideolojidir. Hindistan’ın en büyük kitle hareketi olan RSS organizasyonu ve iktidardaki BJP tarafından da desteklenmektedir.

Genellikle Batı’da görmeye alıştığımız Yaşanan baskı, son yıllarda Hindistan’da da büyük bir artış yaşıyor. Özellikle Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin iktidara geldiği 2014 yılından sonra, ülkedeki İslam karşıtlığı ve Hindistan’daki Müslümanlar’a yönelik baskı ve tacizler epey arttı. Bu baskı ve tacizler Narendra Modi döneminde kademeli bir artış stratejisi izledi ve halen de rutin şekilde devam ediyor. Elbette bunda tek sorumlu Narendra Modi değil; Onun da mensubu olduğu Hindistan Halk Partisi (Baharatı ya Kanata Partisi: BJP).

Narendra Modi iktidara gelirken savunduğu Hindutva ideolojisinin kendisine karşıt olarak konumlandırdığı üç unsur vardı: Komünizm, Hristiyanlık ve Müslümanlık. Hindutva ideolojisinin ana dayanağı ise RSS hareketi. Başbakan Narendra Modi, ilk gençlik döneminden beri, Hindutva’nın sosyal ağı olan Ulusal Gönüllüler Organizasyonu (Raştriya Swayamsevak Sangh: RSS) organizasyonunun oldukça aktif bir üyesi. Hindutva ideolojisinin kökeninde, Hindistan’ın ve Hinduizm’in baş tehdidi olarak Müslümanlar gösteriliyor. Hindutva ideolojisinin radikal unsurlarının son dönemde Hindistan’da oldukça agresif bir karaktere büründüğü gözleniyor. Hindistan’da takriben iki yıldır süren protestolarda gelişen şiddet olayları ideolojik taassubun ve katı Hindu inanç radikalizminin olumsuz sonuçlarını net şekilde ortaya koyuyor.

Aslına bakılırsa Hindistan, 1947’den beri aynı anlayışa sahip. Ülkedeki kültürel ve dinî çeşitlilik nedeniyle, takriben 10 yıl öncesinde kadar dini akım ve ideolojilerin genel ülke siyasetine hâkim olduğu bir devlet değildi. Fakat 2014 yılı  itibariyle Hindistan’da oldukça güçlenen ve geniş oranda taraftar toplayan  Sih radikalizmi, Hindistan toplumunda ciddi çatışma ve bölünme ihtimallerini güçlendiriyor. Bugüne dek yaşanan ve yaşanması muhtemel olan olayların bölgenin bir başka büyük sorunu olan Keşmir Krizi ile de yakından ilgisi var. Zira, Başbakan Modi, büyük ölçüde İslamofobi’ye dayalı bu yeni Post-Hinduizm politikasını şekillendirirken ürettiği milliyetçi politikaları nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan Keşmir bölgesi üzerinden yürütüyor. Çünkü bu sayede Narendra Modi, şu sıralar ciddi bir buhran ve kırılma yaşayan Hindistan ekonomisini kamuoyunda ana kriz gündemi olmaktan çıkarmayı hedefliyor. Bu amaçla da Hindistan toplumunda yeni Post-Hinduizm olarak da adlandırabileceğimiz milliyetçi reaksiyonları konsolide ediyor.

Narendra Modi ve mensubu olduğu hareketin sert yaptırımları neticesinde artık Hint toplumunun çoğunluğunda bir İslam karşıtlığı mevcut. Bu karşıtlık genelde ülkenin kuzeyinde daha baskın hale gelmiş durumda. Her kim Hindutva ideolojisini sorgular ve eleştirirse veya Hindistan’daki Müslümanlar’a, Hristiyan ve hatta komünist aktivitelere yönelik baskılara karşı çıkanlar, Hint devlet ve toplumundaki adil olmayan, eşitliksiz hiyerarşik kast düzenini tenkit edenler,  kamu düzenini bozmakla suçlanarak sakıncalı ilan ediliyor ve bazen de tutuklanıyor.

Hindistan 30 Ekim 1945’ten beri BM üyesi. Her üye devlet gibi BM’nin 10 Aralık 1948 tarihli İnsan hakları evrensel beyannamesine uymak zorunda. Zira, bu bildiriyle, yalnızca demokratik anayasalarla tanınan temel, medeni ve siyasi haklar değil; ekonomik, toplumsal, kültürel haklar da genel tanımlarla belirlenmişti. Bunlar, başta yaşama, özgürlük ve kişi güvenliği vb. haklar olmak üzere, keyfi tutuklama, hapis ve sürgünden korunma, bağımsız ve tarafsız mahkemelerde adil ve kamuya açık olarak yargılanma hakkı ile düşünce, vicdan, din, toplanma ve örgütlenmeyle ilgili esaslar da beyannamede geçen temel hak ve özgürlükler kapsamındadır. Dolayısıyla, Hindistan’ın BM ‘nin 77 yıllık bir üyesi olarak ülkesindeki temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak yerine gözetmesi, uluslararası bir yükümlülüktür.

Hindistan günümüzde dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi. Ayrıca en büyük nüfuslu demokrasisi konumunda. Nihayetinde Hindistan’daki Post-Hinduizm’in ilerleyen süreçte nereye doğru gideceği belli değil. Öte yandan hem Çin’le hem de Pakistan’la zaman zaman düşük yoğunluklu askeri sınır çatışmaları yaşayan Hindistan’ın ülkesindeki Müslümanlar’a karşı daha makul ve müsamahalı yaklaşması kuşkusuz kendi istikrarı için rasyonel bir davranış olacaktır. Aksi halde hem Narendra Modi hem de BJP için geleceği ve muhtemel riskleri tahmin etmek güç olacak.  Nihayetinde en doğru çözüm ise BM’nin Hindistan’a İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni hatırlatarak gerekli uyarıyı yapması ve gerekirse çözüm için özel bir gündemle ilgilileri toplantıya çağırması olacaktır.

Kaynak: Sahipkıran.org

Önceki ve Sonraki Yazılar